Şehir içinde binalar önünde kollarını güneşe doğru iki yana açmış tekerlekli sandalye kullanıcısı bir erkek birey. Arkadan çekim. Sandalyenin arkasına kırmızı bir çanta asılı.

Kentlerin Engelleyen Yanı

Dünyanın en kalabalık azınlığı olan engellenen bireyler Dünya Sağlık Örgütü’ne göre nüfusun %15’ini oluşturuyor. Hal böyle olunca yaşam alanlarımızın da erişilebilirliği ve kapsayıcılığı büyük önem taşıyor. Ancak, mevcut durumu ve geleceğe dair birkaç öngörüyü paylaşmadan önce hikayeyi biraz geri sarmakta fayda var.

Engelli mi engellenen mi?

2006 tarihli BM Engelli Bireylerin Haklarına İlişkin Sözleşme engelli bireyleri “diğer bireylerle eşit koşullar altında topluma tam ve etkin bir şekilde katılımlarının önünde engel teşkil eden uzun süreli fiziksel, zihinsel, düşünsel ya da algısal bozukluğu bulunan kişiler” olarak tanımlar. Bir yandan bu toplumsal katılımın önündeki engellerin erişilebilirlik eksikleri ve toplumsal önyargılar olduğunu da kabul eder. Tam da bu noktada kavramsal bir tartışmaya girilebilir. Hem kelimenin İngilizcesi olan disabled‘a bakılınca hem de 1980’lerden bu yana yapılan yaygın engellilik tanımları incelenince bahsedilenin aslında bir engellenmişlik durumu olduğu görülebilir. Bireyin farklılıkları değil de, mekanların erişilebilir olmaması veya bu farklılıklara yönelik ayrımcı tutumlar topluma katılımı engellemektedir. Bu açıdan alanda aktif çalışan bazı aktivistler “engellenen birey” kavramını kullanmaya ve yaygınlaştırmaya da başladı.

Konuyu toplumsal bağlama çeken engellenen birey tanımı haliyle erişilebilirlik kavramının da önemini arttırdı. Örneğin rampasız bir kafe girişi, Braille alfabesiyle (kabartma) basılmamış broşürler veya işaret dili bilmeyen personeller artık bireyin eksikliği olarak değil, engelliliğe dayalı ayrımcılık olarak yorumlanıyor.

Ne durumdayız?

Kentlerin mevcut erişilebilirliğine bakılınca ise durum ne yazık ki pek de iç açıcı değil. Yeni adıyla Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın 2020 verilerine göre her türlü kamusal alanın erişilebilirliğini denetlemekle yükümlü olan Erişilebilirlik İzleme ve Denetleme Komisyonları’nın 2019 yılında denetlediği 4 bin 346 binanın 143’üne ve 1518 toplu ulaşım aracının 98’ine erişilebilirlik belgesi verilebilmişken denetlenen 1035 açık alanın hiçbiri erişilebilirlik belgesi alamadı. Öte yandan Avrupa Komisyonu’nun 2019 tarihli Türkiye raporunda da “Erişilebilirlik İzleme ve Denetleme Komisyonları’nın erişilebililrliği teşvik etme konusunda etkili olamadığı” vurgulandı. Tüm bunların üzerine 2005 yılında yürürlüğe giren ve tüm kamusal alanlar ile toplu ulaşım araçlarının erişilebilir olmasını şart koşan 5378 sayılı kanunun Temmuz 2020’de son uygulama tarihinin uzatılması ve erişilebilirliğin yeniden rafa kaldırılması alanda büyük yankı uyandırdı. Uzatılan süre ise bu ay yeniden doluyor ancak sürenin yeniden uzatılması gündemde. Tabloya bakınca durum olumsuz gözükse de umutsuzluğa kapılmadan önce yeni fırsatları görmek gerekli.

Nereye gidiyoruz?

Uluslararası politikalarda engellilik ve erişilebilirlik konuları artık daha çok kapsayıcılık başlığı altında konuşulmaya başlandı. Örneğin, 11. Sürdürülebilir Kalkınma Amacı “Sürdürülebilir Şehirler ve Toplulukların” alt hedeflerinde kapsayıcılığa ve erişilebilirliğe oldukça fazla atıf yapılıyor. Bu bağlamda erişilebilirliğin sadece engellenen bireylerin değil, çocuklar, kadınlar veya yaş alanlar gibi farklı toplumsal grupların da gündeminde olduğu konuşuluyor. Tam da bu noktada evrensel tasarımın önemi anlaşılıyor. Kör bireylerden topuklu ayakkabı giyenlere, kısa boylulardan solaklara kadar herkes tarafından rahatlıkla anlaşılabilecek ve kullanılabilecek çözümler geliştirmeyi hedefleyen evrensel tasarım ilkeleri sayesinde herkesin tam ve eşit şekilde faydalanabileceği kentler için farklı toplumsal grupların beraber çalışabileceği bir politik ortama evrilmiş oluyoruz.

Bu dayanışma ortamına ek olarak sürdürülebilirlik gündemi ile tasarım ilkeleri yeniden düşünülmeye başlandı. Bu yenilenme aşamasında henüz daha yolun başındayken ve yeni standartlar belirlerken erişilebilirlik ve kapsayıcılığı yeni ilkelere yedirebilmek için çok değerli bir fırsat var elimizde. Bir sonraki yazımızda tam da bu noktaya, sürdürülebilirlik gündemi ile erişilebilirliğin kesişim noktalarına değineceğiz.